2020 Senesini Geride Bırakırken
Yazar By Tapusuz.seyyah on Cuma, Ocak 01, 2021 | 21:20
2020 geride bırakırken benim açımdan güzel geçti diye bilirim. Bunlardan en önemlisi tabi ki kızımın dünya gelmesi. Zeynep Doğamız hoş geldin sefa geldin.
Yine 2020 senesinde birçok yeri
de gezme fırsatımız oldu.Gezmenin insan yaşamında ne kadar kıymetli bir yeri olduğunu geçde olsa anlamış oldum.
Bir diğer gelişme ise, imaj olarak saçlarımı uzatmış olmam. Yeni halimden bir hayli memnunum.
Bu
sene içinde yazma ve okuma konusunda fazla bir şey üretemedim. Sıfır elde var sıfır.
Yine güzel ve sevindirici bulduğum şey ise evin ve arabanın kredisinin aynı sene içinde bitmesi. Ekonomik açıdan bir hayli rahatladım diyebilirim.
2020 senesin son aylarında ise Covid 19 yakalandım. Bir aylık evde bakım sonucu atlatmayı başardım.
20201 senesinde ise, beklentilerim oldukça fazla. Daha çok okuma, daha çok yazma, daha çok flim ve dizi izleme ve tabi ki daha çok yer gezme, yeni insanlar tanımak ve yeni hobiler bulmak.Hobiler demişken bunların başında yamaç paraşütü ile uçmak, diğeri ise Avt’ye binmek. Bunlardan en önemlisi ise binicilik kursuna gitmek olacak.
Bu sene içinde izlediğim dizileri, okuduğum kitapları ve gezmiş olduğum yerleri bloğumda yazmayı düşünüyorum. Geçmiş senelerde bunların hiç birini başaramadım; inşallah bu sene başarmak umudu ile.
2020 senesinde uzun uğraşlar sonucunda uzatmayı başardığım yeni saçlarım. Yeni tarzımı çok beğendim.Kendime bir kez daha aşık oldum diyebilirim.
2015 Yılı Hedeflerim
Yazar By Tapusuz.seyyah on Cuma, Ocak 02, 2015 | 17:42
Osmanlı Modernlikten Kopuk muydu?
Yazar By Tapusuz.seyyah on Pazartesi, Kasım 24, 2014 | 17:54
Doğrusu, eğlenceli bir iş Türkiye’de tarihçilik. Çetin Altan’a bakarsanız, Osmanlı, Avrupa’da olup bitenleri sadece seyretmişti. Newton, yerçekimi yasasını bulurken Kuyucu Murad Paşa, Celalilerin kellelerini kuyulara doldurmakla meşguldü vs. Eğlenceli; çünkü tarihi önemseyen ülkelerde bu tür uçuk kaçıklıklara birer fantezi olarak bakılırken, bizde ciddiye alınıyor. Böylece tarih alanı, sirklere dönüyor. Sirklere, evet. Ama bir farkla. Sirkteki hayvanların gerçek doğada da aynı şekilde davrandıklarına inanmıyoruz. Ancak tarih alanında gezinen aktörlerin birileri tarafından ehlileştirilmiş, özellikle güzel veya çirkin gösterilmiş olduklarının bir türlü farkına varamıyoruz.
Güya Osmanlı modernlikten kopmuş, hatta modernlik trenine hiç binmemiş, sürekli kaçırmış. Acaba böyle mi? Artık tarihçiler uyandı ve Osmanlı tarihinin bir hayvan sirki olarak görülemeyeceğini var güçleriyle haykırmaya başladılar. Mesela Cemal Kafadar şöyle demişti Nuriye Akman’a:
“Bazı yargılarımız değişti… Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey var: 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumu kendi dinamikleriyle, kendi içinden bir modernleşme ve sekülerleşme serüveni yaşamıştır.” (Zaman, 11 Nisan 2004)
İlginç bir açılım. Modernlik ile Osmanlı’nın su geçirmez bölmelerde olmadığını, birbirinden etkilendiğini göz önüne seren bu yaklaşımı mimariden bir örnekle desteklemek istiyorum.
Gülsün Tanyeli’nin bir makalesinden (“Prof. Doğan Kuban’a Armağan”, Eren Yay., 1996, s. 85-93) öğrendiğimize göre aslında daha 16. yüzyılda Osmanlılar, çağın değişen şartlarına ayak uydurarak Mora yarımadasında bulunan Anavarin (Navarin) kalesinin inşasında önemli bir değişikliğe gittiler ve Avrupa’da yapılan modern, yani rasyonel esaslara dayalı kale yapımı tekniğine geçtiler.
Osmanlı mimarlığında Avrupa ile bağlantının projelendirilmesi bazında ilk örnek olan Anavarin Kalesi, bir yabancı mimara “Frenk üslubunca” yaptırılmıştır: Kalenin tasarımı, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde dönemin en yeni Avrupa tahkimat planlama anlayışlarıyla ilişkilidir. Sözü Tanyeli’ye bırakalım:
“Yapının ilginçlik ve önemi her şeyden önce, bizim kültür coğrafyamız için geleneksel modellerden kesin bir kopuşu örneklemesinden kaynaklanıyor. Batı ile ilişkili önceki örneklerde görülen yerliyle yabancıyı uzlaştırma çabasının burada izi görülmez. 16. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da gelişen tahkimat anlayışının doğrudan bir uygulaması olan yapı, geleneksel anlayıştakinin aksine, burçlarla onların arasını kapatan bedenlerden oluşmaz. Çokgen planlı (altıgen) tam simetrik bir ana kitleye köşelerinden eklenen yine çokgen planlı (beşgen) tabyaları içerir. Tüm kitle top atışlarından olabildiğince az etkilenmesi için yayvan ve eşyükseklikli tutulmuş, buna karşılık duvarlar kalınlaştırılmış ve şevli olarak inşa edilmiştir. Üzerinde geleneksel dendan yerine, tabyalar üzerindeki geniş platformlara yerleştirilmiş topların ateş etmesi için bırakılmış az sayıda mazgal bulunur. Kale duvarının en üst kesimindeki bitişiyse, mazgallar dışında, yine top atışlarını sektirecek nitelikte belirgin bir şevli kesit verilerek gerçekleştirilmiştir.”
Dolayısıyla Anavarin Kalesi, Batı’da mimari modernitenin başlangıcını haber veren bir rasyonalite ürünüdür. Yalnızca aklî çerçevede tanımlanmış bir soruna aklî bir cevap vermek üzere biçimlendirilmiştir ve eski dönem kalelerini karakterize eden efsaneler, semboller ve hurafelere dayalı yaklaşımlardan kesin bir kopuşu gösterir. Bu yeni kale yapımı tekniğinin asıl sebebi ise ateşli silahların seri ve kitlesel kullanımı gerçeğinin Osmanlı mimarlığını da tıpkı Avrupa’da olduğu gibi rasyonel önlemler almaya ve çözümler geliştirmeye itmesidir.
Anavarin Kalesi, Kafadar’ın Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren kendi dinamikleriyle bir modernliği yakalama çabasına girdiği tezini doğrulayan somut bir örnektir:
“Osmanlı’da rasyonalite merkezli bir düşünce sistematiği yaratılamamışsa da, en azından mimarî etkinlikler bazında Osmanlı üst sınıf kültürü içinde rasyonel davranış örüntüleri geliştirmediği söylenemez. Anavarin gibi örnekler bunu yeterince kanıtlamaktadır. Dikkat edilirse, bu yapım… tasarımından yapım sürecine dek rasyonel araçlarla yürütülmüş merkezî bir planlama etkinliği olarak özellikle ilginçtir… [H]er konuda Osmanlı yönetiminin “uzaktan kumanda” pratiklerini ne denli yetkin bir biçimde kullanabildiği de görülmektedir. Aynı pratiklerin içerdikleri rasyonalite açısından ne denli acımasız bir kararlılıkla işletildikleri de fark edilebilmektedir.”
Yazar, ulaştığı sonucu bir sorun olarak önümüze koyarken ilginç noktalara parmak basar: “Belki de Osmanlı üst sınıf kültürünün ana sorunu, bu rasyonalist tutumunun üzerinde yükseleceği toplumsal ve ekonomik bir altyapıdan yoksun oluşudur. Ve belki de bu rasyonalite kendi kendisini olağanüstü geniş bir coğrafyanın bu gibi eksikliklerini örgütsel araçlarla telafi etmek uğruna heba etmiştir.”
Rasyonellik dediğimiz modernliğin aslî unsurlarından birinin sadece aklî bir duruş meselesi olmadığını, onu besleyip geliştiren bir sosyal ve ekonomik temelin de var olması gerektiğini vurgulayan bu filizlenen yaklaşımın mutlaka dikkate alınması gerekir. Çünkü sözde Osmanlı medreselerinden aklî ilimler çıkarıldı diye Osmanlı’nın duraklayıp gerilediği sakızını nicedir çiğneyenlere verilmiş güçlü bir cevap yatıyor burada: Akılcılık, toplumun içinde bulunduğu şartlardan kopuk salt zihinsel bir tutum değildir.
Osmanlı akıldan uzaklaşmış! Bundan daha komik bir iddia olabilir mi? Bir Sultanahmet Camii’nin inşası akıldan kopuk nasıl mümkün olabilir? En basit bir askerî sefer bile müthiş bir akıl destanı değil midir? Braudel’in dediği gibi, Kanuni döneminde Londra’dan İstanbul’a gelen İngiliz hukukçular, Osmanlı hukukunun hangi aklî esaslarından yararlanıp ülkelerine döndüler acaba, biliyor muyuz?
Tarih, kitaplarımızı hokkabazlardan temizlediğimizde bunların ipuçlarını fısıldayacaktır, inanın.
Osmanlı'da Örnek Bir Hukuk Mücadelesi
Osmanlı'da Örnek Bir Hukuk Mücadelesi
Abdullah DEMİR | |
Bir devlet, ne kadar güçlü olursa olsun, üç dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri ve sosyal yapıları farklı milyonlarca insanı geniş bir coğrafyada altı asır sadece askerî gücüyle yönetebilme kudretine sahip değildir. Din, dil ve kültür olarak bu kadar farklı bir coğrafya, adalet sahibi bir yönetim olmadan asla bir arada tutulamaz. Adalet duygusu, Osmanlı devlet yönetiminde öne çıkan en mühim hususiyetlerden biridir.Kur'ân-ı Kerîm'in dört temel esasından biri adalettir. Bundan dolayı padişahlar kendilerini 'insanlardan bir insan' görerek hukukun üstünlüğünü esas almışlar; halkı Allah'ın bir emaneti olarak değerlendirmeyi, onları himaye etmeyi ve onlara kimsenin zulüm yapmasına müsaade etmemeyi padişah olmanın bir gereği görmüşlerdir. Yöneticiye yüklenen misyon, bütün vatandaşlar arasındaki münasebetlerin adaletli bir şekilde sağlanmasıdır. Osmanlı'da kadılar bu görevi; devletin tamamını içine alan bir hukuk sistemi vasıtasıyla yerine getirmişlerdir. Divân-ı Hümâyûn, idarî fonksiyonlarının yanında Osmanlı hukuk sisteminin bir üst mahkemesi olarak görev yapmıştır. Vakıflarla alâkalı meselelerde olduğu gibi, alt mahkemelerdeki anlaşmazlıklar. Divân-ı Hümâyûn'a intikal ettirilirdi. Osmanlı Devleti'nde kamu hizmetlerinin mühim bir kısmı vakıflar tarafından yapılmaktaydı. Vakıflar faaliyetlerini sürdürebilmek için mühim miktarda arazilere ve gayrimenkullere sahiptiler. Vakıfların faaliyetleri devlet tarafından denetlenmekteydi. Denetleme; devlet adına kadı, müftü, kazasker, şeyhülislâm gibi adalet mensupları tarafından yapılmaktaydı. Ayasofya vakıfları ve bir hukuk mücadelesi Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Ayasofya vakıflarıyla ilgili kayda değer bir hukuk mücadelesi yaşanmıştır. Bu hukuk mücadelesinin bir yanında cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman; bir yanında zenginlerden müteşekkil şehrin eşrafı; bir yanda da hukuku servet ve iktidara kurban ettirmeyen Ebussuud Efendi vardır. Ayasofya Camiî'nin çevresinde bulunan 1.000 kadar ahşap dükkân Ayasofya vakfına aittir. Vakfın başka yerlerde bulunan dükkânlarıyla birlikte bu sayı 1.329'a ulaşır. Bunlar vakfa günde 13.000 akçe gelir getirmekteydi. Ayasofya vakfının menkul ve gayrimenkulleri Fatih Sultan Mehmed tarafından Ayasofya külliyesine vakfedilmişti. Ayasofya vakıfları şehir içindeki binalar, dükkânlar, evler, menziller, değirmenler, hanlar, hamamlar ve Fatih tarafından yaptırılan bedestenlerden müteşekkildi. Bir keresinde bu dükkânların kiracıları ile vakıf arasında kiranın tespitinde anlaşmazlık çıkmış ve Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'den mevzuyla alâkalı fetva istenmiştir. Kiracılar oldukça zengin ve itibarlı kimselerdi. Vakıf ve dükkânların bu kimselere iyi gelir getirmesinden dolayı taraflar arasında büyük bir hukuk mücadelesi yaşanmıştır. Bu hususta Ebussuud Efendi'nin vakıflar lehine çok sayıda karar verdiği ve vakfın zarara uğratılmaması için gayret sarf ettiği görülmektedir. Buna karşılık kiracılar, saraydan destek alarak bir fermanla meseleyi kendi lehlerine çevirmek istemişler; ancak Ebussuud Efendi, Kanunî'nin fermanına rağmen, vakıf hukukundan asla taviz vermemiş ve kiracıların aleyhine karar vermede ısrarcı olmuştur. Fatih Sultan Mehmed, vakfiyesinde, dükkânların üç yıldan fazla süreyle kiraya verilmeyeceğini şart kıldığı hâlde, mütevellinin bu şarta riayet etmediği görülmektedir. Vakıf dükkânlar, hanlar ve mahzenler yıllardır aynı kiracıların elinde tutulmaktadır. Bu durumun hukuka uygun olup olmadığı sorulmuştur. Ebussuud Efendi, "vakfı kuran kimsenin koyduğu şartların, tıpkı Allah'ın emri gibi olduğu"nu, vakfa faydalı şartlara uymanın gerekliliğini belirterek, vakfedenin şartı dikkate alınmadan üç yıldan uzun süreyle kiraya vermenin hukuka uygun olmadığına karar vermiştir. Buna karşılık kiracılar ve mütevelli, kira sözleşmelerinin üç yılda bir yenilenmesinin ve dükkânların eski kiracılarının elinden alınmasının vakfa zarar vereceğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre dükkânlara rağbet edilmesinin sebebi kiracıların eşya ve âletlerini dükkâna koymalarıdır. Kira sözleşmesinin üç yıl sonra sona ereceğini bilseler kiracıların dükkânları kiralamayacağı ve bundan da vakfın zarar göreceğini iddia etmişlerdir. Hâlbuki sözleşmenin üç yılda bir yenilenmesinden dolayı vakıf değil, kendileri zarar göreceklerdir. Çünkü yenileme ecr-i misil yani piyasa değeri ile yapılacaktır. Yapılacak olan kiranın ecr-i misil ile üç yılda bir yenilenmesi, bu şartları kabul eden kiracıların yerlerinde bırakılmaları, kabul etmeyenlerin çıkarılmalarıdır. Kabul edenlerle üç yıllığına ve ecr-i misil ile yeni bir kira sözleşmesi yapılmalıdır. Yolsuzluklara engel olmak için de, kira sözleşmesinin gizli saklı değil, şahitler huzurunda yapılması gerekmektedir. Dükkânların gerçek kira bedeli, yani ecr-i misli, kiracıların verdiklerinin on ile on beş katıdır. Çünkü kiracılar, dükkânları ikinci bir kira sözleşmesi ile başkasına kiraladıkları zaman on ile on beş misli bedel almaktadırlar. Böylece vakfın ne kadar büyük miktarda zarara uğratılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu fazla bedelin kiracıların mı, yoksa vakfın mı olacağı Ebussuud Efendi'ye sorulmaktadır. Şeyhülislâm da bu fazla bedelden dükkânlardaki kiracılara ait olan eşya ve âletlerin bedeli çıkarıldıktan sonra kalanının vakfa ait olduğuna fetva vermiştir. Padişahın fermanı Kiracılar ve mütevelli, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'den istedikleri kararı çıkaramayınca, meseleyi padişaha arz etmiş, padişahtan ferman alarak meseleyi kendi lehlerine çözmek istemiş ve padişah kiracıların istediği bu fermanı vermiştir. Fermanda, dükkân kiracılarından birer akçeden fazla alınmaması, padişahın âlimlere, sâlihlere ve başka kimselere sadakalar ve vazifeler verdiği gibi dükkân kiralarının fazlasının da kiracılara vazife ve sadaka sayılması gerektiği yer almıştır. Bu fermana rağmen Ebussuud Efendi, sadaka ve vazifenin ulema, suleha ve fakirlerin hakkı olduğunu, kimi Müslüman, kimi Yahudi, kimi Hristiyan dükkân kiracılarının sadakaya hakları olmadığını söylemiştir. Gerçekten de sadaka fakirlerin, vazife de müderris, imam ve mütevelli gibi görevlilerin hakkıdır. Dükkândaki kiracılar ise ne fakir, ne de görevlidirler. Bu sebeple sadaka ve vazifeye hakları yoktur. Ayrıca kiracıların içerisinde Yahudi ve Hristiyanlar da bulunmaktadır. Buna rağmen kiracılar kendilerini savunmaya devam etmişler, vakfın gelirlerinin giderlerinden fazla olduğunu, fazlalığın da Beytü'l-mala aktarıldığını, kendilerinin de vatandaş olmaları sebebiyle Beytü'l-maldan hakları olduğunu ve dolayısıyla kira fazlasının kendilerinin Beytü'l-maldan olan alacaklarına mahsup edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Şeyhülislâm ise, Beytü'l-maldaki gelirlerin onların hakkı olmadığını, karada ve denizde halkın canını, malını, ailesini koruyan askerlerin hakkı olduğunu, bu gerçekleri gizlemenin Allah'ın lânetine uğramaya sebep olacağını söylemiştir. Netice Görüldüğü gibi kiracıların ve mütevellinin hukukî ve siyasî imkânları kullanarak, çok uğraşmalarına rağmen, Ebussuud Efendi'den istedikleri kararı çıkaramamışlardır. Karşı tarafın çok güçlü olduğu, padişahtan ferman almalarından anlaşılmaktadır. Her şeye rağmen şeyhülislâm, vakfın haklarını ve hukuku zayi etmemiştir. Padişah fermanına rağmen, şeyhülislâmın görüşünden dönmemesi, Osmanlı'da hukukun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını göstermesi bakımından önemlidir. Bir İslâm âlimi olarak Ebussuud Efendi, vakıf mallarının zayi edilmesine engel olmuş, hukukun ve adaletin tecellisi için sonuna kadar mücadele etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman ise, muktedir bir hükümdar olmasına rağmen hak ve adaletin tecelli etmesine engel olmak bir yana, adına yakışır şekilde meselenin hâllinde kanunların uygulanmasına razı olmuştur. Bu hâdise, Osmanlı Devleti'nde hukuk ve adaletin padişahın iki dudağı arasında olduğuna dâir iftiralara mânidar bir cevaptır. Zaten hukuk ve adalet, padişahın iki dudağı arasındaki basit ve küçük bir şey olsaydı, Osmanlı Devleti nasıl altı asır cihan devleti olurdu. | |
Sahi biz ne okuyoruz? part 1
Okuma üzerine
Okuma ve yazma arasındaki bağlantılar
Toplum olarak ne tür kitapları okuyoruz?
E-kitaplar ve normal kitaplar arasındaki kıyas farkları
Aslına bakarsanız okuma üzerine bir kitap yazılabilir ancak biz burada temel konulara değineceğiz.Şöyle bir geçmişe baktığımda okuma alışkanlığım üzerinde ne ailemin ne de çevremin etkilerini görebiliyorum.İşin ilginç yanı okuma serüvenime bu iki temel öğeden yoksun olarak başlamış olmamdır.Bundan dolayıdır ki,ailem ve çevremin cahil oluşları yüzünden,düzenli bir okuma alışkanlığım edinmem ergenlik dönemimde başlar.
Ve ilk tanışma:Kişisel gelişim kitaplarından Anthony Robins’in “içindeki devi uyandıır’’ adlı eseri olmuştur.Kitap üzerinde söylenecek pek fazla bir sözüm yok;şöyle ki kitaplar üstünde herhangi bir beğenisi oluşmamı bir genç için bulunmaz bir nimettir.Bu kitap sayesinde kendime yeni bir yol haritası çizmeye karar verdim.Dünyanın en güzel yeteneği bence: kendini bilme ve tanıma sanatıdır.
-
- Okuma alışkanlığının edinilmesi ve sürdürülmesi aşamasında ailenin,çevrenin ve öğretmenlerin desteği yadsınamaz bir gerçektir.Bir aile düşünün ki,ailenin tüm fertleri televizyonu kapatmış,ellerinde kitap,dergi veya gazete alarak okusun.Bunu gören çocuk,kitap okumasın aksine televizyon seyretsin veya internetin başında oyun oynasın.İhtimal bile vermiyorum.
- Bir zamanlar bir hocamız, iyi-kötü kitap ayrımını yapabilmeniz için ayırt etmeden kitapların okunmasını tavsiye vermişti.Bende hocamızın tezinin aksine, şunları eklemek istiyorum.Vucudumuzun en önemli organı olan beynimizi neden çöp tenekesi olarak kullanıyoruz?İnsan sevdiği veya sevmediği yemeğin bile ayrımını yaparken bunu neden okuma alanında yapmıyorlar hayret ediyorum!Ben geçmişten bir ders çıkardım ve en değerli organım olan beynime yatırım yapmayı seçtim.O yatırım ise,bundan böyle ayrım yaparaktan en iyisini ve en güzelini okumak olacak.






Bir devlet, ne kadar güçlü olursa olsun, üç dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri ve sosyal yapıları farklı milyonlarca insanı geniş bir coğrafyada altı asır sadece askerî gücüyle yönetebilme kudretine sahip değildir. Din, dil ve kültür olarak bu kadar farklı bir coğrafya, adalet sahibi bir yönetim olmadan asla bir arada tutulamaz. Adalet duygusu, Osmanlı devlet yönetiminde öne çıkan en mühim hususiyetlerden biridir.




