"Aydın olmɑk için önce insɑn olmɑk lâzim. İnsɑn mukɑddesi olɑndır. İnsɑn hırlɑşmɑz, konuşur, mɑruz kɑlmɑz, seçer . Aydın kendi kɑfɑsıylɑ düşünen, kendi gönlüyle hisseden kişi. Aydını yɑpɑn; ‘uyɑnık bir şuur, tetikte bir dikkɑt ve hɑkikɑtin bütününü kucɑklɑmɑyɑ çɑlışɑn bir tecessus.." Cemil Meriç
Son Mesajlar
DENEMELERİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DENEMELERİM etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2020 Senesini Geride Bırakırken

Yazar By Tapusuz.seyyah on Cuma, Ocak 01, 2021 | 21:20

2020 geride bırakırken benim açımdan güzel geçti diye bilirim. Bunlardan  en önemlisi tabi ki kızımın dünya gelmesi. Zeynep Doğamız hoş geldin sefa geldin. 

Yine 2020 senesinde birçok yeri de gezme fırsatımız oldu.Gezmenin insan yaşamında ne kadar kıymetli bir yeri olduğunu geçde olsa anlamış oldum.

Bir diğer gelişme ise, imaj olarak saçlarımı uzatmış olmam. Yeni  halimden bir hayli memnunum.

Bu sene içinde yazma ve okuma konusunda fazla bir şey üretemedim. Sıfır elde var sıfır.

Yine güzel ve sevindirici bulduğum şey ise evin ve arabanın kredisinin aynı sene içinde bitmesi. Ekonomik açıdan bir hayli rahatladım diyebilirim.

2020 senesin son aylarında ise Covid 19 yakalandım. Bir aylık evde bakım sonucu atlatmayı başardım.

20201 senesinde ise, beklentilerim oldukça fazla. Daha çok okuma, daha çok yazma, daha çok flim ve dizi izleme ve tabi ki daha çok yer gezme, yeni insanlar tanımak ve yeni hobiler bulmak.

Hobiler demişken bunların başında yamaç paraşütü ile uçmak, diğeri ise Avt’ye binmek. Bunlardan en önemlisi ise binicilik kursuna gitmek olacak.

Bu sene içinde izlediğim dizileri, okuduğum kitapları ve gezmiş olduğum yerleri bloğumda yazmayı düşünüyorum. Geçmiş senelerde bunların hiç birini başaramadım; inşallah bu sene başarmak umudu ile.

 

 

2020 senesinde uzun uğraşlar sonucunda uzatmayı başardığım yeni saçlarım. Yeni tarzımı çok beğendim.Kendime bir kez daha aşık oldum diyebilirim.
 

 

2015 Yılı Hedeflerim

Yazar By Tapusuz.seyyah on Cuma, Ocak 02, 2015 | 17:42




2015 yılını önemsiyorum.Yapmak isteyip de yapamadığım  o kadar çok eylem var ki anlatamam.Yeni yıl demek,yeni başlangıçlar ve yeni eylemler demek.Ve tabiî ki yeni kitap demek.Karakter olarak plan yapmasını ve buna uymasını seven bir yanım var;ama her nedense erteleme huyuma her seferinde yenik düşüyorum.
Bu bağlamda 2015 yılını dolu dolu geçirmek ve yaşamak istiyorum.Bu bakımdan ilk olarak eski ve sorunlu olan blogumu sildim ve yerine daha sade ve ergonomik bir blog kurduk.(Adnan abi)
İlk iş olarak eski blogumdan ve onun kalıntılarından kurtulmak oldu.Takip listemi baştan sona revize ettim.Amacım, bundan böyle bana katkı verecek ve ufkumu genişletecek yeni blog yazarları ile tanışmak.

Yakın zamanda yeni bloglar keşfetmek üzere araştırmalara başladım.Bunlardan en dikkat çekeni ise Kitaplık Kedisi oldu.Blog tasarımı, fevkalade ve sıra dışı yazıları olması onu,takip listesinde en baş köşeye geçmesini sağladı.Daha önce bahsetmiştim,’’bana katkı verecek aynı zamanda yeni ufuklar açacak yazarlar ile tanışmak’’.Bu bağlamda blogunda yeni bir proje başlatmış.Projenin adı:52 haftaya 52 kitap.

Ufku geniş realist insanları oldum olası takdir etmişimdir.Bu proje tam benlik.Beynimde ve ruhumda fırtınalar oluşmasına sebebiyet verdi.Bu proje için neler yapılabilir noktasında hemen kafa yormaya başladım.2014 yılına dönüp baktığımda ne kadar boş ve verimsiz geçirdiğimi gördüm.Ne okudum, ne de yazabildim.Beni motife edecek kaynaklar neler olabilir diye şöyle bir liste oluşturdum:

Benim evimde ne yok mesela?Kütüphanemi yaklaşık 2 sene önce yaptırmıştım.Daha önemlisi özel bir çalışma masam yok.Yazılarımı yemek masasının üstünde yazıyorum.Kitaplarımı ise yatağın içinde okuyorum.Bunlar beni motive etmiyor.Hemen kolları sıvadım ve interneten hemen bir çalışma masası sipariş verdim.Entel adama,yemek masasında üstünde yazmak ve yatağın içinde kitap okumak yakışmaz.
Yetmedi idefikten yaklaşık olarak 25 tane kitap siparişi vermeyi planlıyorum.Yeni yılda kitap türlerim şunlar olacak:Her zaman olduğu gibi başta Tarih,sonra Psikoloji,felsefe ve din olacak.Roman türüne girmeyi düşünmüyorum.

Amacım:Kitap okumak için okumayacağım.Seçmiş olduğum kitaplar benim hayatıma katkı sağlayacak ve ufkumu genişletecek türler olacak.Kitaplarımı sadece ben okumayacağım arkamdan gelen minik Ömer Bera da bu kitaplardan nasibine düşeni almış olacak.

Elhasıl:Yazımı toparlayacak olursam;
Hedeflerimi her zaman makul ve mantık çerçevesinde çizmeye çalışacağım.Bu bakımdan hedeflerimi sadece 2015 için sınırlandırmayacağım,peki ne yapacağım?Büyük insanlara her zaman büyük hedefler yakışır diyorum ve hedeflerimi 5 yıllık kalkınma modeline göre tasarlayacağım.Kısa,orta ve uzun vadeli hedefler.Kısa vadeli hedef olarak 2015 yılı,temeldir ve hayati önem taşıyor benim için.Diğer yılların hedefleri tutması için bu seneye ayrı bir önem vermek gerekiyor.

Kısa vadeli kalkınma modelim:
İlk hedefim erteleme hastalığım üstüne gitmek olacak.Bu konuyu,öz eleştiri başlığı adı altında ayrıca değineceğim için kısa kesiyorum.
2.hedefim:2015 yılını okuma ve yazma yılı ilan ediyorum.52 haftaya 52 kitap projemi gerçekleştirmek istiyorum.
3.hedefim:Kitaplarımı daha neziz bir alanda okumak,anlamak ve yorumlamak adına,yazılarımı daha rahat ve motive olmuş  şekilde yazmak adına çalışma masası almak.
4.hedefim:kendimle daha tutarlı olmak istiyorum.Verdiğim sözleri tutmak istiyorum.Hedeflerimi ve planlarımı gerçekleştirmek istiyorum.
5.hedefim:Film izlemesini çok ama çok seviyorum.Yeni yılda eski 82 ekran arçelik tv yerine LG UHD almak istiyorum.Filim izlemek ve onları yorumlamak istiyorum.


Son olarak beni motive edici bir proje hazırladığı için Kitaplık Kedisine teşekkür ederim.

Osmanlı Modernlikten Kopuk muydu?

Yazar By Tapusuz.seyyah on Pazartesi, Kasım 24, 2014 | 17:54

Doğrusu, eğlenceli bir iş Türkiye’de tarihçilik. Çetin Altan’a bakarsanız, Osmanlı, Avrupa’da olup bitenleri sadece seyretmişti. Newton, yerçekimi yasasını bulurken Kuyucu Murad Paşa, Celalilerin kellelerini kuyulara doldurmakla meşguldü vs. Eğlenceli; çünkü tarihi önemseyen ülkelerde bu tür uçuk kaçıklıklara birer fantezi olarak bakılırken, bizde ciddiye alınıyor. Böylece tarih alanı, sirklere dönüyor. Sirklere, evet. Ama bir farkla. Sirkteki hayvanların gerçek doğada da aynı şekilde davrandıklarına inanmıyoruz. Ancak tarih alanında gezinen aktörlerin birileri tarafından ehlileştirilmiş, özellikle güzel veya çirkin gösterilmiş olduklarının bir türlü farkına varamıyoruz.

Güya Osmanlı modernlikten kopmuş, hatta modernlik trenine hiç binmemiş, sürekli kaçırmış. Acaba böyle mi? Artık tarihçiler uyandı ve Osmanlı tarihinin bir hayvan sirki olarak görülemeyeceğini var güçleriyle haykırmaya başladılar. Mesela Cemal Kafadar şöyle demişti Nuriye Akman’a:

“Bazı yargılarımız değişti… Benim çok önemli olduğunu düşündüğüm bir şey var: 16. yüzyıldan itibaren Osmanlı toplumu kendi dinamikleriyle, kendi içinden bir modernleşme ve sekülerleşme serüveni yaşamıştır.” (Zaman, 11 Nisan 2004)

İlginç bir açılım. Modernlik ile Osmanlı’nın su geçirmez bölmelerde olmadığını, birbirinden etkilendiğini göz önüne seren bu yaklaşımı mimariden bir örnekle desteklemek istiyorum.

Gülsün Tanyeli’nin bir makalesinden (“Prof. Doğan Kuban’a Armağan”, Eren Yay., 1996, s. 85-93) öğrendiğimize göre aslında daha 16. yüzyılda Osmanlılar, çağın değişen şartlarına ayak uydurarak Mora yarımadasında bulunan Anavarin (Navarin) kalesinin inşasında önemli bir değişikliğe gittiler ve Avrupa’da yapılan modern, yani rasyonel esaslara dayalı kale yapımı tekniğine geçtiler.

Osmanlı mimarlığında Avrupa ile bağlantının projelendirilmesi bazında ilk örnek olan Anavarin Kalesi, bir yabancı mimara “Frenk üslubunca” yaptırılmıştır: Kalenin tasarımı, hiçbir kuşkuya yer vermeyecek biçimde dönemin en yeni Avrupa tahkimat planlama anlayışlarıyla ilişkilidir. Sözü Tanyeli’ye bırakalım:

“Yapının ilginçlik ve önemi her şeyden önce, bizim kültür coğrafyamız için geleneksel modellerden kesin bir kopuşu örneklemesinden kaynaklanıyor. Batı ile ilişkili önceki örneklerde görülen yerliyle yabancıyı uzlaştırma çabasının burada izi görülmez. 16. yüzyılın ikinci yarısında İtalya’da gelişen tahkimat anlayışının doğrudan bir uygulaması olan yapı, geleneksel anlayıştakinin aksine, burçlarla onların arasını kapatan bedenlerden oluşmaz. Çokgen planlı (altıgen) tam simetrik bir ana kitleye köşelerinden eklenen yine çokgen planlı (beşgen) tabyaları içerir. Tüm kitle top atışlarından olabildiğince az etkilenmesi için yayvan ve eşyükseklikli tutulmuş, buna karşılık duvarlar kalınlaştırılmış ve şevli olarak inşa edilmiştir. Üzerinde geleneksel dendan yerine, tabyalar üzerindeki geniş platformlara yerleştirilmiş topların ateş etmesi için bırakılmış az sayıda mazgal bulunur. Kale duvarının en üst kesimindeki bitişiyse, mazgallar dışında, yine top atışlarını sektirecek nitelikte belirgin bir şevli kesit verilerek gerçekleştirilmiştir.”

Dolayısıyla Anavarin Kalesi, Batı’da mimari modernitenin başlangıcını haber veren bir rasyonalite ürünüdür. Yalnızca aklî çerçevede tanımlanmış bir soruna aklî bir cevap vermek üzere biçimlendirilmiştir ve eski dönem kalelerini karakterize eden efsaneler, semboller ve hurafelere dayalı yaklaşımlardan kesin bir kopuşu gösterir. Bu yeni kale yapımı tekniğinin asıl sebebi ise ateşli silahların seri ve kitlesel kullanımı gerçeğinin Osmanlı mimarlığını da tıpkı Avrupa’da olduğu gibi rasyonel önlemler almaya ve çözümler geliştirmeye itmesidir.

Anavarin Kalesi, Kafadar’ın Osmanlı’nın 16. yüzyıldan itibaren kendi dinamikleriyle bir modernliği yakalama çabasına girdiği tezini doğrulayan somut bir örnektir:

“Osmanlı’da rasyonalite merkezli bir düşünce sistematiği yaratılamamışsa da, en azından mimarî etkinlikler bazında Osmanlı üst sınıf kültürü içinde rasyonel davranış örüntüleri geliştirmediği söylenemez. Anavarin gibi örnekler bunu yeterince kanıtlamaktadır. Dikkat edilirse, bu yapım… tasarımından yapım sürecine dek rasyonel araçlarla yürütülmüş merkezî bir planlama etkinliği olarak özellikle ilginçtir… [H]er konuda Osmanlı yönetiminin “uzaktan kumanda” pratiklerini ne denli yetkin bir biçimde kullanabildiği de görülmektedir. Aynı pratiklerin içerdikleri rasyonalite açısından ne denli acımasız bir kararlılıkla işletildikleri de fark edilebilmektedir.”

Yazar, ulaştığı sonucu bir sorun olarak önümüze koyarken ilginç noktalara parmak basar: “Belki de Osmanlı üst sınıf kültürünün ana sorunu, bu rasyonalist tutumunun üzerinde yükseleceği toplumsal ve ekonomik bir altyapıdan yoksun oluşudur. Ve belki de bu rasyonalite kendi kendisini olağanüstü geniş bir coğrafyanın bu gibi eksikliklerini örgütsel araçlarla telafi etmek uğruna heba etmiştir.”

Rasyonellik dediğimiz modernliğin aslî unsurlarından birinin sadece aklî bir duruş meselesi olmadığını, onu besleyip geliştiren bir sosyal ve ekonomik temelin de var olması gerektiğini vurgulayan bu filizlenen yaklaşımın mutlaka dikkate alınması gerekir. Çünkü sözde Osmanlı medreselerinden aklî ilimler çıkarıldı diye Osmanlı’nın duraklayıp gerilediği sakızını nicedir çiğneyenlere verilmiş güçlü bir cevap yatıyor burada: Akılcılık, toplumun içinde bulunduğu şartlardan kopuk salt zihinsel bir tutum değildir.

Osmanlı akıldan uzaklaşmış! Bundan daha komik bir iddia olabilir mi? Bir Sultanahmet Camii’nin inşası akıldan kopuk nasıl mümkün olabilir? En basit bir askerî sefer bile müthiş bir akıl destanı değil midir? Braudel’in dediği gibi, Kanuni döneminde Londra’dan İstanbul’a gelen İngiliz hukukçular, Osmanlı hukukunun hangi aklî esaslarından yararlanıp ülkelerine döndüler acaba, biliyor muyuz?

Tarih, kitaplarımızı hokkabazlardan temizlediğimizde bunların ipuçlarını fısıldayacaktır, inanın.


Osmanlı'da Örnek Bir Hukuk Mücadelesi

Osmanlı'da Örnek Bir Hukuk Mücadelesi 
Abdullah DEMİR  
 

Bir devlet, ne kadar güçlü olursa olsun, üç dine ve muhtelif mezheplere mensup, dilleri, kültürleri ve sosyal yapıları farklı milyonlarca insanı geniş bir coğrafyada altı asır sadece askerî gücüyle yönetebilme kudretine sahip değildir. Din, dil ve kültür olarak bu kadar farklı bir coğrafya, adalet sahibi bir yönetim olmadan asla bir arada tutulamaz. Adalet duygusu, Osmanlı devlet yönetiminde öne çıkan en mühim hususiyetlerden biridir.

Kur'ân-ı Kerîm'in dört temel esasından biri adalettir. Bundan dolayı padişahlar kendilerini 'insanlardan bir insan' görerek hukukun üstünlüğünü esas almışlar; halkı Allah'ın bir emaneti olarak değerlendirmeyi, onları himaye etmeyi ve onlara kimsenin zulüm yapmasına müsaade etmemeyi padişah olmanın bir gereği görmüşlerdir. 

Yöneticiye yüklenen misyon, bütün vatandaşlar arasındaki münasebetlerin adaletli bir şekilde sağlanmasıdır. Osmanlı'da kadılar bu görevi; devletin tamamını içine alan bir hukuk sistemi vasıtasıyla yerine getirmişlerdir. Divân-ı Hümâyûn, idarî fonksiyonlarının yanında Osmanlı hukuk sisteminin bir üst mahkemesi olarak görev yapmıştır. Vakıflarla alâkalı meselelerde olduğu gibi, alt mahkemelerdeki anlaşmazlıklar. Divân-ı Hümâyûn'a intikal ettirilirdi. Osmanlı Devleti'nde kamu hizmetlerinin mühim bir kısmı vakıflar tarafından yapılmaktaydı. Vakıflar faaliyetlerini sürdürebilmek için mühim miktarda arazilere ve gayrimenkullere sahiptiler. Vakıfların faaliyetleri devlet tarafından denetlenmekteydi. Denetleme; devlet adına kadı, müftü, kazasker, şeyhülislâm gibi adalet mensupları tarafından yapılmaktaydı. 

Ayasofya vakıfları ve bir hukuk mücadelesi
Kanunî Sultan Süleyman döneminde, Ayasofya vakıflarıyla ilgili kayda değer bir hukuk mücadelesi yaşanmıştır. Bu hukuk mücadelesinin bir yanında cihan padişahı Kanunî Sultan Süleyman; bir yanında zenginlerden müteşekkil şehrin eşrafı; bir yanda da hukuku servet ve iktidara kurban ettirmeyen Ebussuud Efendi vardır. 

Ayasofya Camiî'nin çevresinde bulunan 1.000 kadar ahşap dükkân Ayasofya vakfına aittir. Vakfın başka yerlerde bulunan dükkânlarıyla birlikte bu sayı 1.329'a ulaşır. Bunlar vakfa günde 13.000 akçe gelir getirmekteydi. Ayasofya vakfının menkul ve gayrimenkulleri Fatih Sultan Mehmed tarafından Ayasofya külliyesine vakfedilmişti. Ayasofya vakıfları şehir içindeki binalar, dükkânlar, evler, menziller, değirmenler, hanlar, hamamlar ve Fatih tarafından yaptırılan bedestenlerden müteşekkildi. Bir keresinde bu dükkânların kiracıları ile vakıf arasında kiranın tespitinde anlaşmazlık çıkmış ve Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'den mevzuyla alâkalı fetva istenmiştir. Kiracılar oldukça zengin ve itibarlı kimselerdi. Vakıf ve dükkânların bu kimselere iyi gelir getirmesinden dolayı taraflar arasında büyük bir hukuk mücadelesi yaşanmıştır.

Bu hususta Ebussuud Efendi'nin vakıflar lehine çok sayıda karar verdiği ve vakfın zarara uğratılmaması için gayret sarf ettiği görülmektedir. Buna karşılık kiracılar, saraydan destek alarak bir fermanla meseleyi kendi lehlerine çevirmek istemişler; ancak Ebussuud Efendi, Kanunî'nin fermanına rağmen, vakıf hukukundan asla taviz vermemiş ve kiracıların aleyhine karar vermede ısrarcı olmuştur. 

Fatih Sultan Mehmed, vakfiyesinde, dükkânların üç yıldan fazla süreyle kiraya verilmeyeceğini şart kıldığı hâlde, mütevellinin bu şarta riayet etmediği görülmektedir. Vakıf dükkânlar, hanlar ve mahzenler yıllardır aynı kiracıların elinde tutulmaktadır. Bu durumun hukuka uygun olup olmadığı sorulmuştur. Ebussuud Efendi, "vakfı kuran kimsenin koyduğu şartların, tıpkı Allah'ın emri gibi olduğu"nu, vakfa faydalı şartlara uymanın gerekliliğini belirterek, vakfedenin şartı dikkate alınmadan üç yıldan uzun süreyle kiraya vermenin hukuka uygun olmadığına karar vermiştir. Buna karşılık kiracılar ve mütevelli, kira sözleşmelerinin üç yılda bir yenilenmesinin ve dükkânların eski kiracılarının elinden alınmasının vakfa zarar vereceğini ileri sürmüşlerdir. Onlara göre dükkânlara rağbet edilmesinin sebebi kiracıların eşya ve âletlerini dükkâna koymalarıdır. Kira sözleşmesinin üç yıl sonra sona ereceğini bilseler kiracıların dükkânları kiralamayacağı ve bundan da vakfın zarar göreceğini iddia etmişlerdir. Hâlbuki sözleşmenin üç yılda bir yenilenmesinden dolayı vakıf değil, kendileri zarar göreceklerdir. Çünkü yenileme ecr-i misil yani piyasa değeri ile yapılacaktır. Yapılacak olan kiranın ecr-i misil ile üç yılda bir yenilenmesi, bu şartları kabul eden kiracıların yerlerinde bırakılmaları, kabul etmeyenlerin çıkarılmalarıdır. Kabul edenlerle üç yıllığına ve ecr-i misil ile yeni bir kira sözleşmesi yapılmalıdır. Yolsuzluklara engel olmak için de, kira sözleşmesinin gizli saklı değil, şahitler huzurunda yapılması gerekmektedir. Dükkânların gerçek kira bedeli, yani ecr-i misli, kiracıların verdiklerinin on ile on beş katıdır. Çünkü kiracılar, dükkânları ikinci bir kira sözleşmesi ile başkasına kiraladıkları zaman on ile on beş misli bedel almaktadırlar. Böylece vakfın ne kadar büyük miktarda zarara uğratılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu fazla bedelin kiracıların mı, yoksa vakfın mı olacağı Ebussuud Efendi'ye sorulmaktadır. Şeyhülislâm da bu fazla bedelden dükkânlardaki kiracılara ait olan eşya ve âletlerin bedeli çıkarıldıktan sonra kalanının vakfa ait olduğuna fetva vermiştir. 

Padişahın fermanı
Kiracılar ve mütevelli, Şeyhülislâm Ebussuud Efendi'den istedikleri kararı çıkaramayınca, meseleyi padişaha arz etmiş, padişahtan ferman alarak meseleyi kendi lehlerine çözmek istemiş ve padişah kiracıların istediği bu fermanı vermiştir. Fermanda, dükkân kiracılarından birer akçeden fazla alınmaması, padişahın âlimlere, sâlihlere ve başka kimselere sadakalar ve vazifeler verdiği gibi dükkân kiralarının fazlasının da kiracılara vazife ve sadaka sayılması gerektiği yer almıştır. Bu fermana rağmen Ebussuud Efendi, sadaka ve vazifenin ulema, suleha ve fakirlerin hakkı olduğunu, kimi Müslüman, kimi Yahudi, kimi Hristiyan dükkân kiracılarının sadakaya hakları olmadığını söylemiştir. Gerçekten de sadaka fakirlerin, vazife de müderris, imam ve mütevelli gibi görevlilerin hakkıdır. Dükkândaki kiracılar ise ne fakir, ne de görevlidirler. Bu sebeple sadaka ve vazifeye hakları yoktur. Ayrıca kiracıların içerisinde Yahudi ve Hristiyanlar da bulunmaktadır.

Buna rağmen kiracılar kendilerini savunmaya devam etmişler, vakfın gelirlerinin giderlerinden fazla olduğunu, fazlalığın da Beytü'l-mala aktarıldığını, kendilerinin de vatandaş olmaları sebebiyle Beytü'l-maldan hakları olduğunu ve dolayısıyla kira fazlasının kendilerinin Beytü'l-maldan olan alacaklarına mahsup edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Şeyhülislâm ise, Beytü'l-maldaki gelirlerin onların hakkı olmadığını, karada ve denizde halkın canını, malını, ailesini koruyan askerlerin hakkı olduğunu, bu gerçekleri gizlemenin Allah'ın lânetine uğramaya sebep olacağını söylemiştir. 

Netice
Görüldüğü gibi kiracıların ve mütevellinin hukukî ve siyasî imkânları kullanarak, çok uğraşmalarına rağmen, Ebussuud Efendi'den istedikleri kararı çıkaramamışlardır. Karşı tarafın çok güçlü olduğu, padişahtan ferman almalarından anlaşılmaktadır. Her şeye rağmen şeyhülislâm, vakfın haklarını ve hukuku zayi etmemiştir. Padişah fermanına rağmen, şeyhülislâmın görüşün­den dönmemesi, Osmanlı'da hu­ku­kun üstünlüğünü ve yargının bağımsızlığını göstermesi bakı­mından önemlidir. Bir İslâm âlimi olarak Ebussuud Efendi, vakıf mal­larının zayi edilmesine engel olmuş, hukukun ve adaletin tecellisi için sonuna kadar mücadele etmiştir. Kanunî Sultan Süleyman ise, muktedir bir hükümdar olmasına rağmen hak ve adaletin tecelli etmesine engel olmak bir yana, adına yakışır şekilde meselenin hâllinde kanunların uygulanmasına razı olmuştur. Bu hâdise, Osmanlı Devleti'nde hukuk ve adaletin padişahın iki dudağı arasında olduğuna dâir iftiralara mânidar bir cevaptır. Zaten hukuk ve adalet, padişahın iki dudağı arasındaki basit ve küçük bir şey olsaydı, Osmanlı Devleti nasıl altı asır cihan devleti olurdu.

Sahi biz ne okuyoruz? part 1


        Vatan çocukları!

Daima kendinizden öncekilerinin yaşayış tarzını iyi bilin ve onlardan ibret ve örnek alın.İnsanlara hürmet etmek  kadar hürmet ettirmekte bir borçtur.

                                       
(Kazım Karabekir Paşa)

İnkilap tarihimizin neden“Tarih’’sıfatını hak etmediğini anlamak için kazım Karabekir Paşa’nın hayatına bakmak yeterli olacaktır.sadece birkaç fersiz cümlede geçer ismi.Resmi bile son yıllara kadar ders kitaplarında hemen hiç yer almazdı.hatta bazılarına kalırsa “rejim düşmanı,Hilafetçi ve hain’’di.İyi ama ne yapmıştı Paşa bu hakaretleri hak etmek için?
 
Karabekir Paşa’nın askeri ve siyasi hayatında haksızlıklara uğraması yetmiyormuş gibi,tarih kitaplarından da emekleri silinmişti.Doğu Cephesinde zafer üstüne zafer kazanarak makus talihimizi yenen Paşa,Sevr’i yırtan ilk antlaşmanın altına imza atanmıştı.Savaş sonunda adına“Şark Arslanı’’ diye posterler basılıyor,özellikle Doğuda savaşın gerçek kahramanı sayılıyor,adı efsaneleşiyordu.
 
Ne olduysa savaş sonunda oldu ve Karabekir önce ordudan uzaklaştırıldı,derken Meclis’te mücadele ederken görüldü,sonra partisi kapatıldı ve ertesi sene İstiklal Mahkemesinde idamla yargılandı.Gözetim altında tam 13 yılını geçirdi.İstiklal savaşını birlikte başlattığı ve en zayıf anında “Emrinizdeyim Paşam’’ diye desteklediği Mustafa kemal paşa ve çevresine eserleriyle muhalefet etti.
 
İstiklal savaşını kardeşlik duygularıyla bağlı bir kadroyla birlikte vermiştik.Ancak asıl savaş bundan sonra başlamış,iktidar rüzgarı,İstiklal savaşı’nın İlk Beşinden  4’nü idam sehpasının önüne fırlatmıştı.Suçları neydi?Muhalefet etmek.Peki savaşı esaretten kurtulmak için yapmamışlar mıydı?Şimdi de hem kendi haklarını, hem de milletin haklarını savundukları için darağaçlarının gölgesinde bir hayata mahkum ediliyorlardı.
 

                      
                                       KAZIM KARABEKİR’İN GÖZÜYLE YAKIN TARİHİMİZ


İşte tüm mesele budur.Sevgili hocama, Mustafa Armağan’na sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.İyi ki varsın.“Tarihi bilmek aslında kendimizi bilmektir.’’Yazıma neden böyle bir giriş yaptım;çünkü bu yazı neden tarih okumalıyıza kısa bir cevap niteliği taşır.



Bugün ki yazı köşemi “okuma’’ üzerine ayırdım.Geçmiş dönemlerde ise “yazma sanatına’’ayırmıştım.

Konuya giriş yapmadan önce dilerseniz bu yazıda, hangi konu başlıklarını değineceğiz  bir bakalım: 
Okuma üzerine
Okuma ve yazma arasındaki bağlantılar
Toplum olarak ne tür kitapları okuyoruz?
E-kitaplar ve normal kitaplar arasındaki kıyas farkları

Aslına bakarsanız okuma üzerine bir kitap yazılabilir ancak  biz burada temel konulara değineceğiz.Şöyle bir geçmişe baktığımda okuma alışkanlığım üzerinde ne ailemin ne de çevremin etkilerini görebiliyorum.İşin ilginç yanı okuma serüvenime bu iki temel öğeden yoksun olarak başlamış olmamdır.Bundan dolayıdır ki,ailem ve çevremin cahil oluşları yüzünden,düzenli bir okuma alışkanlığım edinmem  ergenlik dönemimde başlar.
 
Okuma alışkanlığının edinilmesinde ailenin ve sosyal çevrenin yadsınamaz etkileri vardır.Takdir edersiniz ki,beş yaşında okuma alışkanlığı kazanmış bir çocuk ile on altı yaşında okuma alışkanlığı kazanmış bir ergenin  arasında dağlar kadar fark vardır.İşte bu nedenle aileme ve sosyal çevreme karşı bir tepki olarak doğdum.Okuma ile geç tanışmam belki de benim açımdan olumlu yanları olmuştur.Mesela,okumanın tadını sonradan almış olmamdan dolayı kitapları okumuyor resmen içiyordum.Ayrıca kitaplar ile aramda derin bir bağ olduğu kanısı içerisindeyim.Kitaplara kitap gözüyle bakmıyor aksine onlara insansı varlıklar olarak bakıyordum.Sayfaları arasında dolaşırken onları koklamak,onlara dokunmak ve onlarla konuşmak ve ve onları hissetmek…Meğer ne çok severmişim kitapları.İlkokul yıllarında ton ton ali,kırmızı başlıklı kız ve cin ali,orta okul yıllarında ise ömer seyfettin’nin Kaşağı’nı saymazsak ne kadar fakir, ne kadar bedbah olduğumu varın siz düşünün gerisini.Aileme ve çevreme karşı neden öfkeli ve kin dolu olduğumu sanırım daha iyi anlaşılıyor. 
 Ve ilk tanışma:Kişisel gelişim kitaplarından Anthony Robins’in “içindeki devi uyandıır’’ adlı eseri olmuştur.Kitap üzerinde söylenecek pek fazla bir sözüm yok;şöyle ki kitaplar üstünde herhangi bir beğenisi oluşmamı bir genç için bulunmaz bir nimettir.Bu kitap sayesinde kendime yeni bir yol haritası çizmeye karar verdim.Dünyanın en güzel yeteneği bence: kendini bilme ve tanıma sanatıdır.
 
Bundan sonraki okuma serüvenimi şekillendirecek ana unsur:kendimi tanıma üzerine olmuştur.Bu konuda sayısız eser okuduktan sonra bir üst kademe olan:insan karakteri ve oluşumu üzerine yöneldim.Yeni alanım,kişisel gelişim ekseninden psikoloji eksenine kaymış oldu.Beni ben yapan duygu ve düşüncelerimi;öfkemi,kinimi,sevincimi,mutluluğumu anlamaya ve anlamdırmaya çalıştım. Kısaca duygu ve düşüncelerimin kodunu çözmeye çalıştım.Mamafi alt yapıyı oluşturayım derken kitap ayrımı ikinci planda kaldı.Bunun sonucu olarak beynimi bir sürü gereksiz bilgi ile yapılandırdım.Sonuç olarak bir değerlendirme yapacak olursam:kazanımlarımın yanında kaybettiklerimde oldu.Her şeyin  bir bedeli olacak elbet.Yararlı yarsız eserlerinin ayrımını yapamadığımdan dolayı beynim gereksiz bilgiler ağının esiri oldu.Şimdi ise okuduğum kitapların kısa bir eleştirisini yapmak istiyorum.
 
İlk olarak kişisel gelişim kitapları üzerinde durmak istiyorum:

-Kişisel gelişim kitapları:Faydası olduğu kadar zararı olan,dikkat edilmez ise sonu Allah korunsun küfre veya inkara kadar gidebilir.Bunu neden dediğim biraz sonra açıklayacağım.Kişisel kitapların ana konusu:okuyan kişinin egosunu şişirmektir.Günlük hayatta ailesinin ve çevresinin yeterince desteğini alamayan kişiler,bu kitaplarda bol miktarlarda özgüven aşılayıcı cümleler bulabilirler.Örneğin:sen her şeyi yapabilirsin,dünyanın merkezi sensin,sen istemezsen sende başka sana kimse yardım edemez,tek çare sensin…vs görünürde sanki zararı yokmuş gibi görünse de kişinin benliğinde kalıcı hasarlara neden olabilir.Tabi birde okuduklarını gerçekleştiremediğinde içine düşeceği hayal kırıklığı cabası.Bir yanda kitapların pompaladığı;sen her şeyi yaparsın palavrası,öte yandan dünyanın asıl gerçeği olan,insanın aslında dünyanın en çaresiz,en fakir,en aciz ve yardıma en muhtaç olduğudur.Nasıl yani diyeceksiniz alın size ispatı:İnsanoğlu yaptığı eylemlerde sadece ve sadece katkı payı %1 dir.Geri kalan % 99 ise Allahın kudreti doğrultusundadır.Mesela yeme eylemini gerçekleştiren insan,buradaki yaptığı tek şey lokmayı ağzına götürmek ve çiğnemektir.Asıl mesele bundan sonra başlamakta.Çiğneme sonucunda alınan vitaminler,proteyinler,mineraller nasıl oluyorda tamda zamanında adrese teslim yerlerine varıyorlar.Madem her şeyi yapabilme kudretini kendinde gören insanoğlu,acıkmasına,terlemesine ve idrar olayını neden kontrol altında tutamıyor.Sizin anlayacağınız canlarım her şey göründüğü ve yazıldığı gibi değil.Bu işin sadece bir yanı.Birde bu kitapların yazarların yaşadıkları yerlere bakacak olursak çoğu ABDdir.ABD’de insanlar bizdeki gibi aile bağları güçlü değil.Bunun yanı sıra tamamen ben merkeziyetci yaşamaktadırlar.Bir de buna inaç eklersek durumun vahametini sanırım anlamış olacağız.Onların düşünce ve yaşam biçimlerini bizim gerçeklerimizde uygulandığını düşünürsek ki ben denedim ve sonuç sıfır.

Sıra gelelim psikoloji kitaplarına:Kişisel gelişim kitaplarının artık bana verecek bir şeylerini anladığım anda bir başka kulvar olan psikoloji alanına geçtim.Psikoloji alanında ise, insanların karakter oluşumlarını ve devam edegelen süreçlerini takip etmek istedim.Daha sonraları iletişim alanında yazılmış kitapları okumaya çalıştım.Kendimi bu alanda bir hayli geliştirdim diye bilirim.Gel gelelim, bu alanda eser veren çoğu yazar Batının kokmuş,köhnemiş düşüncelerini empoze ediyordu.Mesela 17 yy.psikianalizin babası denilen sapık Froydu okumak zorunda kaldım.Kendisini daha çok felsefe alanında gördüğümüz Feredirich Nichze!Şimdiki neslin bayıla bayıla  okuduğu hastalıklı bir ucube,hilkat garibesi.(Kendini o kadar aşmış olacak ki bir dönem eserlerinde kendisinin Hz.İsa olduğunu bile yazar.)Daha adını hatırlamak istemeyeceğim bir sürü hastalıklı yazarların düşüncelerini ne yazık ki okudum.Keşke bu alanda İslam düşünürlerinin kitaplarını okusaydım diye hayıflanırdım kendi kendime…Yanlışın neresinden dönersek kardır misali, bu alanda yazılmış olan psikoloji kitaplarımın tamamını kütüphane bağışladım.Faydas-zarar oranı yapacak olursam F %40 Z ise%60 dır.Bundan sonra ne oldu derseniz;daha rafine,daha seçici olmaya çalışıyorum.(bundan böyle İslam düşünürlerinin eserlerine ağırlık veriyorum.)


Kendimi bulduğum,beni ben yapan bir alan:Tarih…Türkiye şartlarını düşünecek olursak kendimi ne kadar şanlı olduğunu düşünüyorum;çünkü Türkiye’de en sevilmeyen derslerin başında ya matematik gelir yada tarih.Tarih okunmayan bir ülkede tarih okumak ve ona ilgi duymak muhteşem bir duygu olsa gerek.

Dediğim gibi diğer alanlarda nasıl ki ne ailem, ne çevrem, ne de öğretmenlerim yönlendirmediyseler  tarih alanında da  kimse bana yön vermedi.Bu alandan nasıl etkilendiğimi bende çözmüş değilim.Tarih alanında çok şanslıyım diyebilirim;çünkü lise yıllarında resmi tarihi tam olarak benimsemedim.Bunun yanında derinlemesine bir araştırma yapmadım.Sadece yazılı sınavlarından başarılı olmak adına ezberledim ve ezberlediklerimden aklımda zerre kadar bir kırıntı yok.İyi ki olmadı,zira çok fena yalan yanlış bilgiler ile zehirlenebilirdim.Tarihe olan aşkım,sevdam  Mustafa Armağan’nın “Abdulhamit’in Kurtlar İle Dansı’’ adlı eserine borçluyum.İçimdeki var olan Tarih sevdası,sevgili atam olan Abdulhamit’in hayatını okumam ile tavan yapmıştı.İşte o zaman yolunda gitmeyen bir şeylerin olduğuna inandım.Ve  ve  ve resmi tarihin o soğuk yüzüyle tanışmıştım.Tek bir eserle aslında ne kadar yanlış bilgilerle zehirlendiğimi anlamama yetti ve artı diyebilirim.Bundan sonra bana düşün görev,üstü örtülen gerçeklerin peşine düşmek oldu.Mustafa hocamızın, hemen hemen bütün kitaplarını altını çize çize okudum.Sonuç olarak ilk defa bu alandan zarar etmeden gerekli bilgileri fazlasıyla edindim.Kar- zarar blançosu ise,fayda % 100 oldu diye bilirim.Burada ufak bir parantez açmakta yarar görüyorum( tarih ile söyleşi adlı yazımı yakın zamanda kaleme alacağım.Burada uzun uzadıya değinmek istemiyorum.)


Sonuç olarak buraya kadar olan yazılanları özetleyecek olursak:
  •  Okuma alışkanlığının edinilmesi ve sürdürülmesi aşamasında ailenin,çevrenin ve öğretmenlerin desteği yadsınamaz bir gerçektir.Bir aile düşünün ki,ailenin tüm fertleri televizyonu kapatmış,ellerinde kitap,dergi veya gazete alarak okusun.Bunu gören çocuk,kitap okumasın aksine televizyon seyretsin veya internetin başında oyun oynasın.İhtimal bile vermiyorum.
  •   Bir zamanlar bir hocamız, iyi-kötü kitap ayrımını yapabilmeniz için ayırt etmeden kitapların okunmasını tavsiye vermişti.Bende hocamızın tezinin aksine, şunları eklemek istiyorum.Vucudumuzun en önemli organı olan beynimizi neden çöp tenekesi olarak kullanıyoruz?İnsan sevdiği veya sevmediği yemeğin bile ayrımını yaparken bunu neden okuma alanında yapmıyorlar hayret ediyorum!Ben geçmişten bir ders çıkardım ve en değerli organım olan beynime yatırım yapmayı seçtim.O yatırım ise,bundan böyle ayrım yaparaktan en iyisini ve en güzelini okumak olacak.



Not:Yazımın ancak ilk bölümünü tamamlayabildim.Yazımın 2.bölümü ise en kısa zamanda yayınlacağım.

 
Support : Creating Website | Johny Template | Mas Template
Copyright © 2011. Tapusuz seyyah:Gezdiklerim,okuduklarım - All Rights Reserved
Template Created by Creating Website Published by Mas Template
Proudly powered by Blogger